| Çevrimdışı Üyelik tarihi: 09 Haziran 2023 Konular: 1289 Mesajlar: 1.534
Nerden: Aydın Cinsiyet: Erkek Web Site: mIRCForumlari Alınan Beğeni: 122 Beğendikleri: 88 @Ra' | Ateizmin tanımı (inançsızlık)
Ateizmin tanımlanabilip anlaşılması teizmin tanımlanıp anlaşılmasına ve anlam çerçevesinin tam olarak çizilmesine bağlıdır. Ateizm bir anlamda teizme bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Teizm kavramının da çeşitli şekillerde anlaşıldığını ve tek bir noktada birleşilmediğini hesaba katarsak ateizmin anlaşılmasında da güçlüklerin çıkması normaldir. İnsanlar Teistik Tanrı inancına sahip olmasına rağmen, farklı yaklaşım ve kabullere de sahip olmuşlardır. Farklı uygulamalara sahip olmuşlardır. Mesela Tanrı inancına sahip ve bunu ısrarla savunan, çeşitli delillerle ispatlamaya çalışan Müslümanlar, Yahudiler ve Hıristiyanlar birbirinin Tanrı inancını ve dini yorumlayışını da ısrarla eleştirmiş ve kendi inançlarını ve düşüncelerini birinci kabul olarak görmüşlerdir.
Bir yaratıcının varlığını kabul edip Tanrı’ya inanmak manasına gelen teizmi uygulayan dinlerin birbirinden farkını bir tarafa bırakırsak, her dinin kendi içerisinde de farklı yorum ve uygulamaların görüldüğü ortadadır. Örneğin Hıristiyanlık’ta, Katoliklerle Protestanların kilise ayinleri dahil bazı konularda farklı oluşu, Yahudi mezheplerinin bazılarının Sinagogları’nın ve işlevlerinin farklı oluşu gibi.
Bizim “Ateizm” terimini kullanışımız, bu terime dilimizde tam olarak karşılayan ve yaygın bir kullanıma sahip olan bir terimin bulunamayışındandır. Önceleri “Tanrı Tanımaz” terimi kullanılmaya çalışılmış ama kullanım zorluğundan dolayı fazla tercih edilmemiştir. Çünkü iki kelimeden oluşmaktadır. Dini literatürümüzde ateizm terimi yerine “ilhad, zındık, dehri…” terimleri kullanılmıştır. Günümüzde ise “inançsızlık” terimi daha sık kullanılır hale gelmiştir. “Yaratıcı ve düzenleyici bir Tanrı’nın varlığının inkâr (reddedilmesi), dini öğreti ve talepleri hiçe sayma, inançsızlık ya da inkârcılık tutumunun temel özelliğidir.[7]
Genelde dinsizlerin kendi dini ihtiyaçlarını insani bir konuya doğru kanalize ettikleri görüşü vardır. İnsanın ruhunun tabi bir dindarlık özelliğine sahip olduğu tarzındaki bir anlayışa dayanan bu görüş, özellikle Jung tarafından ısrarla savunulmuştur. Jung’a göre; iman ve inançsızlık, aynı tarzda işlenen fakat farklı kutuplarda yer alan tercih kategorilerinden oluşur. Esasen insanın inandığı Tanrı, en kuvvetli ruhi tavır olarak onda etkili olmaktadır. Bir ferdin ruhunda en kuvvetli ve en etkili faktör, bir Tanrı’nın insandan isteyebileceği bu iman ve takvayı, itaat ve sadakati kendine sağlar. İnsan ruhunda kaçınılmaz olan, hâkim olan şey bu (psikolojik) anlamda Tanrı’dır ve Tanrı ruhta mutlak biçimde vardır.[8] Yine Jung kendi eserinde “çağdaş inançsızlığın” temel karakterinin, insanın kendi varlığını kendine dayatması, kendi kendine yeterli görmesi tarzında yorumlamıştır.
Yaratıcı ve aşkın bir Tanrı’ya inanan ve bu inancını temellendirmeye çalışan insanlar inançlı (Teist) olarak tanımlanınca; yaratıcı ve aşkın niteliklere sahip bir Tanrı inancına sahip olmayan kişilere de inançsız (ateist) denilmiştir. İnançsızlık (ateizm) kavramını anlatmaya çalışırken sık sık şu tabirle karşılaşırız: “Tanrı düşüncesine sahip olup olmamak, Tanrını varlığını reddetmek, Tanrı’yı yaşama sokmamak, Tanrı’nın varlığına ilgisiz kalmak.” Şimdi bu kabul veya tutumları kısaca açıklayalım.
1. TANRI DÜŞÜNCESİNE SAHİP OLMAMAK
Charles Bradlaugh, Antony Flew, Annie Besant ve D’Holbach gibi düşünürler ateizmi “Tanrı fikrine sahip olmamak” biçiminde anlamışlardır. Bu yaklaşıma göre Tanrı’nın varlığının reddedilmesi veya yalanlanması söz konusu değildir. Var olmayan bir şey hakkında herhangi bir kavrama veya bilgiye sahip olunamaz. Çünkü Tanrı gerek insan zihninde gerekse dış dünyada mevcut değildir. Dolayısıyla böyle bir varlığı kabullenmek, reddetmek veya söz etmek de yersizdir.[9]
Hiçbir Tanrı düşüncesine sahip olamayan bu düşünceye “salt ateizm” ve bunu savunanlara mutlak ateist denilmiştir. Ama bu düşünce sistemine sorulacak ilk soru: Neden düşüncelerinizi ifade ederken Tanrı kavramını kullanıyorsunuz! Eğer insanların dimağında bu kavram varsa nerden gelmiştir? Neden Tanrı değil de farklı bir kavram kullanılmamıştır. Niçin bu kavram insanlığın var oluşundan bu yana toplam nüfusun (dünya genelinde) %95’ini peşinden koşturmuştur.
2. TANRI’NIN VARLIĞINI REDDETMEK
Tanrı’nın varlığını bilinçli olarak inkâr etmek biçiminde tanımlanmıştır. Buna göre ateist bir yandan Tanrı’nın varlığına inanmamakta diğer yandan da bilinçli olarak O’nun yokluğunu göstermek için kanıt getirmeye çalışmaktadır. Tanrı düşüncesine sahip olmayanlar ise bu kanıtların yani Tanrı’nın varlığının ispatlarının kanıtlarını teistlerin göstermesi gerektiğini savunur.
Etienne Gilson bu düşünce sistemine şu yanıtı vermiştir: “Bu güne kadar Tanrı’nın varlığına dair deliller hep bizden istendi. Ama bu benim problemim değil. Mademki ben bir Yaratıcı’nın varlığını hissediyor ve kabul ediyorum öyleyse O’nun yokluğunu ispat etme görevi onlara (ateistlere) düşmektedir.[10]
Ateizmin bu biçimine teorik ateizm adı da verilir. Tanrı’nın varlığını reddeden ateist buna bağlı olarak mucize, vahiy, peygamberlik, ölümsüzlük ve ahiret yaşamı gibi inançları da reddetmektedir.
3. TANRI’YI YAŞAMA SOKMAMAK
Pratik ateizm de denilen bu düşünce sistemi “sanki Tanrı yokmuş gibi yaşamak” cümlesini kendilerine şiar edinmişlerdir. Bunlara göre ateistin ilkece Tanrı’yı bilinçlice reddetmesi veya reddetmemesi o kadar önemli değildir. Hatta kendini açıkça ateist olarak tanımlaması da şart değildir.
Bu gruba giren ateistler kendi aralarında aktif ve pasif olmak üzere ikiye ayrılmışlardır. Pasif ateistler din ve fenomeni ve Tanrı inancıyla hesaplaşması olamayan buna karşın kendi içlerine kapanmış kimselerdir. Bunların, teistlerle veya dindarlarla bir problemi yoktur. Aktif ateistler ise Tanrı inancını reddetmekle beraber, günlük yaşamlarında kendilerine Tanrı’yı hatırlatan her türlü düşünceye, sembole ve inanca savaş açmışlardır. Çünkü dini değerlerin bir anlam ifade etmediği sadece kendi değerlerinin geçerli olduğunu savunmuşlar ve bu arzuyu içlerinde yaşatmışlardır. Yaşantılarında Tanrı’ya savaş açmış olan bu tür ateistlere örnek; Feuerbach, Marx ve Nietzsche verilebilir.[11]
4. TANRI’NIN VARLIĞINA İLGİSİZ KALMAK
Bu düşünürlere göre ateizm, Tanrı’nın varlığını ya da yokluğunu tartışma konusu yapmadan her ikisinin de eşit derecede anlamsız bir iş olduğunu öne sürmektedir. Bunlara göre insan, sadece var olanla yetinmeli, görünen âlemin dışında bir şey aranmamalıdır. Bunlara göre Tanrı’nın varlığını iddia edenler kadar yokluğunu kanıtlamaya çalışanlarda yanılgıya düşmüşlerdir.
Bu düşünceye sahipler: Duyu verilerimizle ulaşamayacağımız hiçbir şeyi bilemeyeceğimizi savunup metafizik alanda olumlu veya olumsuz hiçbir bilginin kanıtlanamayacağından dolayı bir ilgiyi hak etmediğini söylemişlerdir. Bu anlayışın ileri gelenleri kendilerini klasik anlamda ateist olarak adlandırmaktan kaçınmışlardır. “Çünkü ateist anlamsız bir kavram olan Tanrı hakkında olumsuz da olsa bir fikir yürütmüştür. Temsilcileri arasında Otto Neurath, F. Waismann ve A.J.Ayer’i sayabiliriz.”[12]
C. ATEİZMİN TARİHÇESİ
Ateizm tarihi Tanrı inancı kadar olmasa da çok gerilere kadar gitmektedir. Ateizm öncelikle Tanrı inancına bir tepkidir. Ateizmin tarihçesini İlkçağ, Yeniçağ ve Modern olmak üzere üç döneme ayırabiliriz.[13]
1. İLKÇAĞDA ATEİZM
İlkçağ felsefesi denilince Yunan felsefesi ile bu felsefeden doğmuş olan Helenizm-Roma felsefesi anlaşılır. İlkçağ denilince sadece eski Yunan kültürü anlaşılmamalı. Bu dönemde Uzakdoğu ve Hint kültür çevrelerinin yanında Mısır, Mezopotamya (Sümer, Akad, Babil, Asur) , Hitit, Fenike, Yahudi, Pers, Roma ve Kartaca kültürleri de önemli bir yer tutmaktadır. Bu çağın düşünürleri daha çok doğa üzerinde araştırma yapmış ve eserlerini bu doğrultuda ele almışlar. Ateizmin geniş anlamda “inançsızlık” olarak görüldüğü bu dönemde, Democrite, Epikur, Sofistler, Tales gibi düşünürler inançsızlık konusunda tez ileri süren ilk düşünürler olmuştur.
Maddeyi bütün varlıkların kaynağı ve yaratıcısı olarak gören, yani Allah yerine maddeye tapan maddeci ateizmin ilk temsilcisi, Yunanlı filozof Democrite’dir. Democrite’den sonra bu düşünceyi diğer bir filozof Epiküros geliştirmiş ve Epikürcüler diye bilinen felsefi ekolü kurmuştur.[14] Epikur’a göre doğrunun pratik alandaki ölçüsü haz ve acı duygularıdır. Felsefenin amacı insana mutluluğunu sağlamaktır. Bunun için de insanı tanrı ve ölüm karşılığında duyulan korkudan kurtarmak gerekir. Tabiatın işleyişinde de Tanrı inancına gerek yoktur. Kâinat sonsuz atomlardan oluşmuştur. Kâinatta üç ezeli hakikat vardır: “Atomlar, hareket ve boşluk”. Atom zerrelerinin hareket etmesi, tesadüfî zaruretlerden doğan bir sonuçtur.[15]
Şüpheci ateizmin ilk temsilcileri sofistlerdir. En meşhuru ise Protogoras’dır. Protogoras’a göre hakikatler insana göre değişir. Bilginin kaynağı akıl değil hislerdir. İnsan her şeyin ölçüsüdür. Yani tümel (külli) bir hakikat yoktur.[16]
Yine felsefenin başlangıç döneminde filozofların dünyanın ve evrenin yapı taşını oluşturan maddeleri Tanrı mertebesine çıkardıkları ortadadır. Mesela, Tales, kâinatın yapı taşı olarak ezeli ve ebedi bir maddenin olduğuna inanmış ve bunun “su” olduğunu savunmuştur. Diğer filozofların bazısı “hava”, bazısı “ateş”, bazısı “toprak”ı bu konuma koymuşlardır.
Deney sonuçlarından başka hiçbir bilgi kaynağı kabul etmeyen ampirik ateizmin ilk temsilcileri ise Theodoros ile Euhemeros’dur. Bu filozoflara göre idrak ve maneviyatın esası en kaba duygular ve içgüdülerdir. İnsanda doğuştan gelen hiçbir şey yoktur. Bütün duygu ve fikirler dış intibalardan ve bunların gelişmesinden ibarettir. Tanrı’lara tapmak, kralları ve bu gibi başka büyük unsurları saymaktan doğup gelişmiştir. Dolayısıyla inanç, saygının daha bir büyültülmüş, ileri götürülmüş biçiminden başka bir şey değildir.[17]
2. YENİÇAĞ’DA ATEİZM
yüzyılda gerçekleşen Rönesans’la birlikte felsefede yeni bir anlayış ortaya çıkmıştır. Akılcılığın egemen olduğu bu dönemde bilgi en önemli konuma yerleşmiştir. Her şeyin din de dâhil akıl ve bilgiyle açıklanılmaya çalışılmıştır. 18.yüzyılda Aydınlanma dönemi ile beraber, metafiziğe karşı sistemli bir şüphecilik oluşmuştur.
Ortaçağda gerek felsefi ve gerekse teolojik açıdan semitik dinlerin egemenliği söz konusudur. Monoteizmin ağırlığını hissettirdiği bu dönemde inançsızlık yüksek seviyeye ulaşmamış ve taraftarları açıktan eylemlerini yapmamışlardır. Bunun iki nedeni vardır: Birincisi özellikle kilisenin baskısı olmuştur. Kiliseye aykırı davranış ve sözlü eylemde bulunanlar ölüm cezasına çarptırılmıştır. Böyle olunca kiliseye gösterilen tepki içte kalmıştır. İkinci neden ise felsefi açıdan daha önemli olanı ise ateizmin ortaya çıkabileceği teorik bir boşluğun bulunmamış olmasıdır. Ortaçağda dini düşünce zirvede olmuş ve çok çeşitli düşünürler tarafından dile getirilip temellendirilmiştir.
İslam dünyasının yakmış olduğu bilgi meşalesi Hıristiyan âlemini de ateşlemiş, Rönesans ve Reform gibi köklü hareketlerin oluşmasına neden olmuştur. İslam dünyasında da dini inançları eleştiren düşünürler olmuştur. Ancak
bu düşünürler Tanrı’nın varlığı ile ilgili değil de dini kurumlarla ya da peygamberlik kavramı, mucize, vesile gibi terimlerle uğraşmışlardır. Müslüman ilim adamlarının eserleri ve görüşleri daha sonra birçok dile çevrilmiştir. Ve o dönemde bu ilim adamları ile teorik tartışmaya girecek güçlü ateistler çıkmamıştır. Varsa bile biraz önce söylediğimiz baskılardan dolayı açığa çıkmamışlardır.
Aydınlanma çağının en ünlü ateisti Baron D’Holbach’dir. O, Doğa Sistemi adlı eserinde materyalizmi savunmuş, insanların mutsuzluğunu doğayı yeteri kadar tanıyamayışlarına bağlamış, ahlaki çöküntünün de dinden kaynaklandığını belirtmiştir.[18] Ve yine Holbach’e göre Tanrı inancı mistik düşüncelerden kaynaklanır. Aslında anlamsız olan bu kavramlar insanın kişileştirmesi sayesinde bazı önemli anlamlara kavuşur.
3. MODERN DÖNEMDE ATEİZM
19.yüzyıldan itibaren ateizmin Batı’da yeni bir karakter kazandığı gözlenmiştir. Artık Tanrı’nın varlığını inkâr etmektense, O’na atfedilen nitelikler eleştirilmeye, sonlu bir varlık olan insanla ebedi bir varlık olan Tanrı’nın birlikteliğinin imkânsızlığı ileri sürülmüştür.[19]
Modern dönemde ateizm felsefi bir problem olmaktan öte politik bir yaşam biçimi haline gelmiştir. Özellikle Karl Marx ve Lenin’in görüşleri doğrultusunda ideolojik bir dünya görüşü oluşturulmaya çalışılmıştır. Ve ateizm komünist partilerin propaganda aracı olarak kullanılmıştır.
Deneye dayalı ilimlerin ve teknolojinin ilerlemesi sayesinde doğa ve canlılar daha ayrıntılı incelenmeye başlandı. İlk elde edilen veriler sanki bir yaratıcının olmadığını ispatlar nitelikte yorumlanmaya başlandı. Bu rüzgârı da arkasına alan inançsızlar bir adım öne geçmiş gibi göründü. Ama bu yanılgı özellikle bu yüzyılın başındaki çalışmalar ve bunların sonucundaki veriler sayesinde giderilmiştir. Uzay ve uzaydaki yaşam, metafizik olaylar ve olgular, varlığı ispatlanmasına rağmen nasıl olduğu açıklanamayan şeyler deneylerin ve pozitif ilimlerin de açıklayamayacağı şeyler olduğunu göstermiştir. Böylece metafizik alanın inkârı da artık imkânsızlaşmıştır.
D. ATEİZMİN ÇEŞİTLERİ
Ateizmi genel olarak teorik ve pratik olmak üzere ikiye ayırıyor bilim adamları. Bunları da kendi içinde; Teorik ateizmi: Pozitif ateizm ve negatif ateizm, Pratik ateizmi ise aktif ve pasif ateizm olmak üzere ikiye ayırmışlardır.[20]
TEORİK ATEİZM
Teorik ateizm, zihni bir çaba ile Tanrı’nın varlığını reddetmek ve Tanrı’nın varlığı lehinde ileri sürülen kanıtları çürütmek için yapılan entelektüel çaba ve zihin işlemleridir. Ateizm tanımlanırken sınırlarının dar veya geniş tutulması Teorik ateizmin kollara ayrılmasına neden olmuştur. Ama sonuçta ikisinin de vardığı nokta aynıdır. Her ne olursa olsun Tanrı fikrine veya kavramına sahip olmamak, Tanrı düşüncesine sahip olmamanın ateizm olarak değerlendirilmesi bazen amacı aşmıştır. Hiçbir zaman Tanrı düşüncesine sahip olmayan insanların varlığı net olarak ispatlanamamıştır. Kaldı ki böyle bir şey olsa bile bu kişilerin ateist olarak adlandırılamayacağı da tartışma konusu olmuştur.
Teorik ateizm bütün gücünü teizmin ve teistik Tanrı kavramının üzerinde yoğunlaştırmaktadır. Evrensel olmayan sınırlı din ve Tanrı anlayışları teizmin olmadığı gibi teorik seviyede bunlar ateizmin de problemi değildir. Mesela, Budizm, Hinduizm ve Afrika kabilelerinin inanışları ne teistler için ne de ateistler için fazla gündem oluşturmamışlardır. Teizmin kendisine özgü kurmuş olduğu köklü bir sistemi ve metafizik iddiaları vardır. Yeni dünya görüşleri, farklı bakış açıları sunar teizm. İşte ateizmin teorik seviyede problem edindiği konu; teizmin ilkeleri, kabulleri ve inançlarıdır. Bu da ateizmin teizmden beslenmekte olduğunu gösterir.
PRATİK ATEİZM
Pratik ateizm, “Bir insanın yaşamını sanki Tanrı yokmuşçasına sürdürmesi, dini inançlara, değerlere ve tapınmalara karşı duyarsız kalması” olarak tanımlanmıştır.[21] Bu tarz ateistler Tanrı’nın varlığını kendilerine problem edinmezler.
Pratik ateizmin çalışmaları daha çok etik değerler üzerinde olmuştur. Bu tarz tutuma daha çok Ortaçağ Avrupa’sının din anlayışı ve yaşayışı neden olmuştur. Çünkü o devirde farklı yaşam biçimi olan insanlara “ahlaksız” tabirinin kullanılması ateizmin kendine güçlü bir silah sağlamıştır. Ve çoğu zaman kullanılan bu argümanlar yeni etik değerlerle Tanrı’nın varlığı arasında kurulan ilgi ve ilişki pratik ateizmin polemik konusu olmuştur.
“Ahlaksızlığın inançsızlıkla bir tutulduğu dönemlerde, gelenek ve göreneklerine aykırı yaşayanlara da ateist denmiş. Hatta 20. yüzyılın başlarına kadar Amerika’nın bazı eyaletlerinde ateistlerin mahkemelerde şahitlik yapmasına izin verilmemiştir.[22]
Bununla birlikte entelektüel açıdan dini ve Tanrı inancını sorgulayan düşünürler pratikte ateizm adına yapılan ve moral değerlere ters düşebilecek hareketleri de hoş karşılamamışlardır. Özellikle bir kısım insanlar ateizmin materyalizme ve nihilizme indirgenmesine karşı çıkmışlardır. Etik değerler açısından ortaya çıkan sıkıntıların aşılmasında teorik ateizmin rolü büyüktür.
3. ATEİZM SÖZCÜĞÜNÜN YANLIŞ KULLANIMI
Tam olarak sınırlarının belirlenmeyişi bazı anlam kargaşalarına neden olmuş ve ateizmin diğer bazı kavramlarla karıştırılmasına neden olmuştur. Bunlar panteizm, ateizm, deizm ve agnostisizm’dir. Oysa Deizm’de varlığı kabul edilen bir tanrı, Panteizm’de Tanrı-evren özdeşliği ve Agnostisizm’de tam bir bilinmezlik vardır, inkârcılık değil. Oysa Ateizm bir şeyi kabul etmemek ve reddetmek üzerine kurulmuştur.
Felsefe, tasavvuf ve mistik ekollerde birçok düşünür sırf bu anlam kargaşasından dolayı inançsız ilan edilmiştir. Aristo, Platon, Hallacı Mansur, Niyazi Mısri bunlardan birkaçıdır.
E. ATEİST (İNANÇSIZ) EKOLLER
BİLİMSEL ATEİZM
Bilimin Tanrı’nın varlığını reddedip etmediği veya Tanrı’nın varlığını kanıtlayıp kanıtlayamadığı hakkında üç görüş ortaya atılmıştır. Birincisi bilimin Tanrı’nın varlığı başta olmak üzere dini inancı reddettiğini ileri sürmüştür. İkinci grup düşünür ise bilimsel çalışmaların bizzat Tanrı’nın varlığını desteklediğini hatta kanıtladığını iddia etmiş, üçüncü grup ise Tanrı’nın varlığının temelde bir inanç konusu olduğunu ve dolayısıyla pozitif bilimle ilgisinin bulunmadığını söylemiştir.[23] Bunlardan birinci gruba örnek olarak Auguste Comte, Marx, Lenin, Darwin, Freud’u sayabiliriz. İkinci gruba Sokrates, Descartes, İbn-i Sina, Gazali, Aquinolu Thomas, Kindi gibi düşünürler girer. Üçüncü gruba örnek olarak verilecek en büyük isim Kant’tır. Kant inanmak için bilgiyi sildiğini söyleyecek kadar iddialıdır bu konuda.
Aydınlanma dönemiyle beraber her şeyin bilimle açıklanabileceği iddiası daha da kuvvet kazanmıştır. Bilimle din arasında zıtlık bulunduğunu her türlü ortamda dile getirmeye başlamışlardır bazı ilim adamları ve düşünürler. Hatta bu düşünürler her türlü inancın, değerin ve dini tutumun bir kenara bırakılmasını söyleyecek kadar ileri gitmişlerdir.
Kendi ilminde uzman birçok düşünür ise bilimin kendi sınırları bulunduğunu ve gücünü aşan kısımlarda fikir yürütmesinin yanlış olduğunu vurgulamışlardır. Bu konuda Kant’ın şu görüşünü aktarmak istiyorum: Kant’a göre, “İnanç alanında bilgi söz konusu olsaydı “iman”dan söz etmek anlamsız olurdu. Tanrı inancın değil de bilginin konusu olsaydı, hürriyetten ve ahlakın bağımsızlığından bahsetmenin de manası olmazdı.”[24] Özellikle son asırlarda bilimin din ile çatıştığını söyleyenlere itiraz eden bu görüş sahipleri bu iddiaların daha çok ideolojik çıkarları desteklemek amacıyla ortaya atıldığını savunmuşlardır.
Teistik inanca sahip olan düşünürler ise bilim ve din karşıtlığını ısrarla reddetmiş, bilim ile din arasında karşıtlıktan öte bir uyumun olduğunu ve birbirini desteklediğini savunmuşlardır. Günümüzdeki bilim ve din çatışmasının nedeni daha çok Batı’da gelişen felsefi ve bilimsel çalışmalarla Hıristiyanlık arasındaki uyuşmazlık ve zıtlıklardır. Hıristiyanlığın Ortaçağ boyunca ilme karşı takındıkları olumsuz tavır ve aşırı cezalandırmalar onların kendi içlerine kapanmasına neden olmuştur. Ve ateist düşünürler yakaladıkları bu açığı iyi değerlendirmiş Tanrı inancını sorgularken ve eleştirirken Hıristiyanlık inancı üzerinden sonuçlara varmışlar, diğer dini inançları (İslam gibi) bir kenara bırakmışlardır.
İslamiyet’in bilimle bir sorunu yoktur. Bunun en güzel örneği İslam’ın ana kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’in kadın erkek herkesi ilme teşvik etmesidir. Ve bu uğurda çalışan bilim adamlarına ve düşünürlere tarih boyunca hiçbir Müslüman yönetici tarafından baskı yapılmamasıdır. Müslüman ilim adamları sadece dini ilimlerle değil matematik, tıp, astronomi ve felsefeyle ilgilenmişlerdir. Hıristiyanlık’taki teslis, reenkarnasyon, ruhbanlık, İsa’nın çarmıha gerilişi, vaftiz, asli günah gibi inanç ve kavramlar en çok tartışma konusu olan ve ateistlerin şiddetle eleştirdikleri meselelerdir. Oysa İslamiyet’te böylesi paradokslar yoktur. İslamiyet’te bilim-din çatışmasının çıktığı nokta daha çok Tanrı adına hareket ettiğini söyleyen kişilerin tavır ve hareketleri olmuştur.
Modern dönemde bilimi esas alarak ateizmi temellendiren ve teorisini sistemleştirerek bir felsefe halinde sunan en önemli kişi Auguste Comte’dur. Bilimin ve yapılan her türlü deneyin tanrı diye bir şeyi ispatlamadığını sistemleştirmeye çalışmıştır.[25]

Kabuk yaraya sadık değil...
|